HIZIR VE HIZIR ORUCU

 

Hızır, Alevilere göre, kimi zaman bir melek, kimi zaman kurtarıcı ve yaratıcıdır. Alevi kızılbaşlar misafiri Hızır’la, Hızırı da Hz. Ali ile özdeşleştirmişlerdir. Hızır, Nebî’dir(yani peygamberdir); Hızır, Şâh-ı Merdan Ali’dir. Ya da Hz. Aliınin insanlara anında yardıma koşması için görevlendirdiği yanıbaşımızdaki temsilcisidir.

Hızır, inancının izlerini Nuh Tufanı’nda, Tevrat’ta, Kurıan’da, Hz. Ali’nin kabrinin bulunduu Necef’te, Hz. Hüseyinıin şehid olduğu Kerbelâ’da bulmak mümkündür. Yakın tarihimizde Orta Asya’da Ahmet Yesevi’de, Anadolu’da da Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Şah Kulu, Seyyit Battal Gazi, Hamza Baba, Pir Sultan Abdal ve Dersimıdeki Düzgün Baba’da olduğu gibi Alevilerin ziyaret yerleri ve önderleri bünyeside yaşatıldığını biliyoruz.

Bu arada Hızır inancının yüzyıllarca önce Anadolu’dan Balkanlar’a göç edenler aracılığıyla Arnavutluk’a oradan da Makedonya’nın Tetova kentinde bulunan Harbâti Baba’ya ve çeşitli yörelere kadar taşındığını, gelenek ve görenekleriyle Balkanlar’da yaşatılmakta olduğunu bilmekte fayda vardır. Türkiye’den 1960’lı yıllarda işgücü olarak başta Almanya olmak üzere, Avrupa ülkelerine  gönderilen Aleviler aracılğıyla Hızır’ın Avrupa’ya ve hatta Amerika’ya kadar uzandığına tanık olmaktayız. Bugün Avrupa’da doğup büyümekte olan Alevi çocukları Hızır’ı yaşadıkları ülkenin dilinde yorumlayıp anlatıyorlar. Artık “Hızır bana yardım et” yerine “Hızır hilft mir” demektedirler.

Takdir edilir ki, “Hızır” adı, somuttan soyuta geçildiğinde; koruyucu, kurtarıcı, yaratıcı, yardımcı kimliği nedeniyle; yarı insan, yarı melek, yarı peygamber simgesi olarak karşımıza çıkabiliyor. 

Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır belanı, cezanı versin” dediklerini ve burada haksızlığa urayanların Hızır’ra nasıl inandıklarını görüyoruz.

Hızır Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır–nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdada anında yetişen, bilge, ulu, evliya veya derviştir.

Öte yandan Hızır’ın yaşadığı dönemle ilgili olarak çeşitli düşünceler bulunmaktadır. Ancak, Hızır’ın Hz. İbrahim döneminde yaşadığı Babil’den göç ettiği tezleri ile birlikte, Süleyman Peygamber döneminde de yaşadığını iddia edenler bulunmaktadır. Ancak, üzerinde ciddiyetle durulan iddialardan biri de   Hızır’ın Hz. Musa’dan çok önce, İran hükümdarı Feridûn döneminde yaşadığı ve Züıl-Karneyn’in öncü kuvvetlerini yönettiğidir. Bir başka iddia ise Hızır’ın, Hz. Musa döneminde yaşadığını anlatan bir görüşme ile bağlantılıdır.

Hızır’a verilen değeri Fakir Ednâ şu sözlerle dile getirir
Çok günah işledim senin katında
Eriş Şâh-ı Merdan sen imdad eyle
Kul daralmayınca Hızır yetişmez
Yetiş Hızır Nebî sen imdat eyle

Türkiye’deki Aleviler tarafından cemlerde seslendirilen beyitlerde, Hızır’ın bir baıka adının da Behrûz olarak dile getirildiği görülmektedir. Yine aynı beyitlerde adı Behrûz olan Hızır’ın Süryanice konuştuğu vurgulanmaktadır. Tanrı tarafından insanlara yardım etmek için görevlendirilmiştir. Kudüs’te oturduğuna inanılan Hızır, istediği anda istediği yerde görülebilir.

Aşağıda Hızır’ı hem Şâh-ı Merdan Ali olarak gören, hem de diğer adının Behrûz ve dilinin de Süryanice olduğunu vurgulayan Şükrü Metin Baba’nın beş kıtadan  oluşan bir nefesini aktararak, konuya açıklık getirmeye çalışacağız.

Şâh-ı  Merdan Ali
Zulmet deryasını nur edip gelen
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir
Gariban mazlumun halini bilen
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Bir anda cevelan eder cihanı
Kalbi saf olanın dest ü damanı
Bir ismi Behrûzıdur lisani Süryani
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Merdi meydan eylemektir iyi er
Gafil olma kardeş çeran söner
Her gördüğün Hızır bilmektir hüner
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Ehl-i iman eyler ikrar sebatı
Kendinde seyr eder sıfatı zatı
Hızır ile içen Ab-ı Hayatı
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Şükrü Metin Baba bu demden içer
Sâk-i kevserile Sırâtıı geçer
Hızır’ı ademde arayıp seçer
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir


Kur'an-ı Kerim ve edebiyatımızda Hızır

Hızır veya Hızır-İlyas hakkında sağlam bilgiler edinebilmek için, geçmişe uzanmakta fayda var. Günümüze değin gelen Hızır’ın hangi tarihlerde yaşadığı ve geçtiği yerler hakkında kısaca bilgi edinmek, konuyu anlamak açısından önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, günümüzde Anadolu’da yaşayan Hızır’ın öncesine bir göz atalım.

Bunun için Kurıân-ı Kerim’de ki “el-Kehf” (Mağara) sûresinin bazı özelliklerini aktarmakta fayda vardır. Kurıan-ı Kerim’in 83. sûresidir. Tamamı 110 ayetten oluşan el-Keyf’in 28. ayeti dışındakilerinin (28. ayeti Medine’de) tamamına yakını Mekke’de nazil olmuştur. Bu sûreyi diğerlerinden ayıran özellik üç önemli olayı içermesidir. Anlatılan her üç olay da tasavvuf çevrelerinde geniş yankı bulmuş ve konularla ilgili olarak çeşitli yorumlara neden olmuştur.

El-Kehf sûresinde anlatılan üç olay şöyle geçmektedir

Ashab-ı Keyf adıyla tanınan kişilerin basından geçenler (9.-26. ayetler).
Asıl konumuzla ilgili olarak Hz. Musa ile Hızır’ın buluşmasını konu edinen (60.-82. ayetler).
Zül-Karneyn ve Yeicuc Meicuc olayıdır. (83.-98. ayetler).

İşte bu üç önemli ve ilgi uyandıran konular nedeniyledir ki, el-Keyf sûresi, müslümanlar arasında Yasin sûresinden sonra en çok okunan sûre olmuştur. 

İslam tarihi ile ilgili olarak özellikle de Hallacı Mansur (857 yılında Tur’da doğmuştur. “Enel Hak” yani “Ben Tanrıyım” dediği için uzun yıllar hapis yattıktan sonra 922 yılında verilen fetva ile önce kolları ve ayak bilekleri, ardından kafası kesilerek derisi yüzülen Hallac-ı Mansur, Bağdat’ta idam edilerek halka teşhir edilir) üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ve 1962 yılında ölen, dünyaca ünlü Fransız araştırmacı Louis Massignon, Hallac-ı Mansur ile ilgili ilk kitabını 1914 yılında yayınlar. Massignon, uzun yıllar emek verdiği çalışmasını “Hallac´ın Tutkusu - Mistik islam Şehidi” adı altında 2000 sayfalık eserinde toplamıştır.

Yine Buhari’nin Ubey bin Ka’b’dan aktardığı bir hadiste Peygamber şöyle demiştir:

“Hz. Musa’ya, insanların en bilgini kimdir diye soruldu? O da, benim karşılığını verdi. Tanrı, Allah bilir demediği için Musa’ya vahyedip şöyle azarladı: Denizlerin birleitiği yerde bir kulum vardır ki o senden bilgilidir.”

Yorumcular bu kulun Hızır olduğu görüşündeler.

İslam tarihi ile oldukça içli dışlı olan Massignon, Kurıan-ı Kerim’de yer alan bu üç olayın çok önemli olduğunun da altını çizmektedir. Massignon’a göre, bu üç olay, islam dininin en önemli ip ucunu vermektedir. Buna göre, birinci olayda, bütün kalpleriyle kendilerini Allah’ın iradesine teslim eden iman sahiplerinin üstünlüğü; ikinci olayda, Hz. Musa’nın karşısına çıkarılan manevi kılavuz durumundaki bilge, dervişin (Hızır’ın) esrarengiz kişiliğidir. üçüncü olayda ise, buna ramen, insanın kendini buna karşı koymaya çalışmaktan alıkoyamamasıdır.

Yer güçlüğü yüzünden El-Kehf sûresinin 60-80. ayetlerini aktaramıyoruz. Burada Hz. Musa ile ona kılavuzluk eden esrarengiz (Hızır) şâhsiyet arasında geçtiği belirtilen olay ve konuşmalar, zãhir ve bãtın bilginlerince çokça yorumlanıp değerlendirilmiş. Musa, zãhiri bilginin; Hızır ise bãtıni bilginin sahibi olarak nitelendirilmişler. Sonunda gerçeği bilenin Musa değil, Hızır olduğu ortaya çıkmıştır.

Ne var ki, Hz. Musa ile gezip dolaşan, deyim yerindeyse ona akıl veren Hızır, kimi zaman peygamberlik mertebesine yükselmiş, kimi zaman da Hz. Ali’nin kendisi olarak kabul görmüş ve nesilden nesile yaşatılarak günümüze kadar gelebilmiştir.

 

Ab-ı Hayatı içtiği anlatılan Hızır’ın Mürşid-i Kâmil olduğunu Şah Hatayi’nin bir nefesinden aktaralım:

Azattır fenadan geçen
Ab-ı Hayat’tan içen
Zulmetin kapısun açan
Hızır sıfat veli gerek

Hatayi sözünün manisin verdi
Yar ile ettiği ahdinde durdu
Cebrail Musa’ya Hızır’a var dedi
Mürşid-i Kâmile varmadan olamaz


Öte yandan 17. yüzyılda yaşamış olan Teslim Abdal şöyle söyler:

Bülbüller gülşende efgana durdu
Hüseyin Hakkı içün serini verdi
Doldurdu doldurdu bir dolu verdi
Ol Hızır’ın yeşil eli sabakan

 


Yine 17.
yüzyılda yaşamış olan Bektaşi şairlerinden Miskini şöyle yakarır:

Alçaklı yüksekli gaip erenler
Alıver gönlümü zalim elinden
Hızır Nebî isen gerçek er isen
Alıver gönlümü zalim elinden

 


19. yüzyılda yaşamış olan Harabi ise, Hz. Musa ile Hızır’ın görüşmesine şöyle atıfta bulunmaktadır:

Mecmau’l-Bahreyn’e vardığım zaman
Hızırı buldum candan gulam oldum
Ledün ilmin bana eyledi ihsan
Sırr-ı sırruıllah’ın tamamı oldum


Ne var ki, bu iddiaların dışında gözden ırak tutulmaması gereken en önemli bir konu da, Hızır’ın bir koruyucu ve iyilik meleği olduğudur. Bunun için bazı kaynakların “neden savaşa katılmadı” şeklindeki söylemleri, barış, dostluk ve sevgiden yana olan bilge Hızır için doğal karşılanabilir.

Hızır kimilerine göre ölmüş bile olsa günümüze dek, dara düşenlerin, zorda kalanların, hasta olanların, yola çıkanların hep yanında olagelmiştir.

Hz. Musa ile arkadaşlık yapan, Hz. Muhammed’e ve Hz. Ali’ye dua öğreten, Bozat’ına binip mucizeler yaratan Hızır’dır. önemli olan Hızır’ın yerde mi gökte mi, yaşıyor mu, öldü mü sorusu yerine, Orta Asya, Türkiye ve Balkan Alevileri’nin hâlâ günün yirmidört saati onunla yaşıyor olmalarıdır.


Halk ozanlarımızdan Pir Sultan Abdal ise Hızır’ı şöyle anlatıyor bir şiirinde:

Bismillâh dedim de girdim helâle
Gözüm açıb baktım bir hûb cemâle
Sıdk ile çağırdım ceddim Celâl’e
Eriş Hızır Nebî cânı gözlerim

 

Hızır, ümmetini gözetler, denetler, vicdani değerleri ölçerek, gönüllere konuk olan, sevdalılara yardımcı, elle tutulmaz, gözle görülmez Nebî’dir, Şah-ı Merdan Ali’dir, evliya’dır, İnsan-ı Kâmil’dir.

Bağin fırınına kapatılıp yakılmak istenen Kureyş efsanesinde ise, Hızır’ın kartal donunda fırına girip kanat çırparak alevleri söndürdüğü ve ateşi kül, fırını buz kestirerek Kureyş’in kerametini sağladığı aktarılır.  

Halk inaçlarına göre, Hızır gittiği ve gezdiği yerlerde herkesin carına yetişmiş olup, uğradığı konaklara bereket saçmıştır. Yine bir başka anlatıma göre Hızır Orucu sırasında genç kızlar ve erkekler oruç akşamları su içmeden yatarlar. Rüyalarında kendilerine kim su ikram ediyorsa, ilerde onunla evlenileceklerine inanırlar. Fakir Edna bir deyişinde şöyle söyler:

Yalvarması  boynumuza farzoldu
Edeb erkân müıminler arzoldu
Müıminin secdesi Hak niyaz oldu
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

Kim kaildir mahşere kalan davaya
Şah Hasan’a ağu vedi Muaviye
Hüseyin mürrüvvet eyle canıma
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

Musa Kãzım ile salayı veren
İmam Rıza ile mescide giren
Takî ile Nakî canıma gelen
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

Askeri’nin askerine katılan
Kul olup Belh Buhara’da satılan
çöl Kufe şehrinde nara atılan
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

Kırklarıın cemine beraber gelen
Servet Muhammed’in bacını alan
Sancağın çekip Zülfikâr çalan
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

Fakir Ednâ’m der ki bu sırra eren
üstadım Hatayi darına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

 

Görüldüğü gibi Alevi insanı Hızır’ı her yerde yanında görmek istemiş, Yaradan’ın temsilcisi olarak kabul etmiştir. “Yetiş Ya Ali, Ya Hızır” diyerek, Hz. Ali ile Hızır’ı bütünleştirmiştir. “Hızır, Hazır ve Nazır”dır diyerek, insanların yanlış yapmalarına engel olmuştur. Yine, Orta ve özellikle Doğu Anadolu’da, avlamalarının günah olarak kabul edildiği, dağ keçisine avcılar tüfeklerinin namlusunu yönelttiklerinde karşılarında ak sakalı ile dimdik duran, hiç konuşmadan asasını sallayarak “dur” diyen bilge ve dervişin de Hızır olduğu anlatılır.


Dersim bölgesinde söylenen ve kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar gelen bir ağıtın sözleri şöyledir:

Hızır sen dert ve gamların melhemisin
Denizlerin deryaların
Keleklerin gemilerin
Göllerin ırmakların

Köprü ve çetin geçitlerin başısın, kılavuzusun
Hızır beklenmedik anın misafiridir
Dumanlı-tufanlı günün kavuşanıdır
Hızır çığırını/izini kapatma tez yetiş, sakın geç kalma

Yola çıkanlara “Hızır Yoldaşın ola” denilerek, ona elçilik, rehberlik ve kollama misyonları da yüklenmiştir. Hâttâ, Kore savaşına katılan bazı Dersim’li askerlerin savaş sırasında, karşı askeri güçler tarafından kuşatma altına alındıklarında, “Yetiş Hızır” dediklerinde ak sakallı, asalı, bembeyaz giysiler içerisinde en önde koşanın, karşı güçleri bozguna uğratan komutanın, kendilerine öncülük eden bilge veya dervişin de Hızır olduğunu iddia ederler.

Hâttâ bu bölgemizde yani Dersim, Varto, Bingöl, Erzincan, Elazığ ve Sivas’ta Zazaca konuşan Aleviler, zaman zaman “Bizim Dilimiz Hızır Dilidir” derler. Hızır için niyaz-lokma (Hızır niyazı) pişirip dağıtırlar.

Hızır yeni doğan bebeğin, can çekişen hastanın başucundadır. Yola çıkan yolcu ona emanettir. Hızır emanetlerin bekçisidir. İnsanlarımız birine geçici olarak bir şey teslim ettiklerinde “Bu Hızır Emanetidir“ derler. Yine Doğu Anadolu’da en ağır bedduaların başında “Hızır kökünü kazıya” şeklindeki bedduadır.

Bir eve misafir gitmediği zaman uğursuzluk sayılırdı. İnanca göre, güneşin aydınlatmadığı, misafirin uğramadığı evde dirlik ve birlik olmazdı.


Şah Hatayi bir şiirinde O’nu şöyle dile getirir:
  

Misafir aşk kapusunun dilidir
Hızır’ı sev kim sahibinin gülüdür

Tanrı misafiri pirim Ali’dir
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz

Bir eve kahrola misafir gelmez
çalışsa çırpınsa ektiği bitmez
çağırsa bağırsa bir yere bitmez
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz

Hizmet eyle sen ki daima gele
Yavan yaşık bizim yüzümüze güle
Büyük küçük onu hep Hızır bile
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz


Misafir gelir ki kısmeti bile
Misafir Hızır’dır özrünü dile
Hatayiım uruyu tut ver gele ele
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz 

 

Hızır inancının oldukça yoğun olarak yaşatıldığı Tunceli (Dersim)’de Hızır ad olarak da çok kullanılır. Hızır Gölü (Golê Xızıri), Hızır Evi (Bonê Xızıri), Hızır Nişangãhı (Nisangê Xızıri) gibi bir çok ada rastlanılır. Hâttâ her ilçenin bile Hızır’ı vardır. Hozat Hızır’ı (Xızırê Xozati) veya Kırmızı Köprü Hızır’ı (Xızırê Pırdê Suri) gibi daha bir çok yer ve ziyaretle karşılaşılır.

Anadolu halk inançlarına göre, Hızır genellikle dilenci ve fakir derviş kılığında, ak sakallı pir, nur yüzlü bir ihtiyar kisvesiyle dolaşmaktadır. Onu tanımak kolay ve mükün değildir. Ancak orta parmağıyla şehadet parmağının aynı boyda olduğu söylenmektedir. Hâttâ parmaklarından birinin kemiksiz olduğu da iddia edilmektedir. Görüldüğünde de genellikle bozatının üzerindedir. Buna göre, Hacı Bektaş Velayetnamesi’nde Hızır’ın Hacı Bektaş Veli’nin cenazesine bizzat geldiği anlatılırken bir tarifi de yapılır. Buna göre: “Yüzünde yeşil peçe, altında boz bir at, elinde bir mızrak bulunmaktadır.

Yine bu örneğe benzer Otman Baba Velayetnemesi’nde ise Zara’da bir çiftçi, çift sürerken aniden karşısında boz atlı yeşil cidalı, yüzü nikaplı bir server belirir.

Dede Korkut hikayeleri’nde ise Dirse Han oğlu Buaç’ı bozatlı Hızır ölümden kurtarır.     


Karacaolan ise Hızır’ı şöyle tarif eder
:
Deryalar üstünde Bozatlı Hızır
Benli Boz’a binmş o da geliyor

Hızır Orucu Anadolu’da bölgelere göre farklı olarak tutulmaktadır. örneğin Tunceli (Dersim)’de yaşamakta olanlar, Ocak ayının son haftası oruç tutmaya başlarlar. Ve üç hafta üst üste üç  gün (salı-çarşamba-perşembe günleri) tutarlar. Perşembe günü aynı zamanda Aleviler’de kutsal ibadet günü olarak bilinir. Perşembe günü oruc açıldıktan sonra, Pir gelmişse, aynı günün akşamı evde cem tutlur ve dualar edilir.

Hz. Ali Divanı’nda günlerle ilgili yapılan değerlendirmelerde perşembe günü ibadet günü olarak kabul edilmiş olup şunlar yazılmaktadır:

Pencşenbîdir kazâ-yi hâcete
Kim o günde etti Hak emr-i duâ


“Perşembe gününde ihtiyaç sahiplerinin isteği yerine getirilir. Duâları işiten Cenâb-ı Hakk o günde arzu ve temennileri kabul ederek cevap verir”.


Cuma günü içinde şunlar yazılmaktadır:

Cumı ada hoş ola tezvic-i arûs
Dâhi lezzât-i ricâl ile nisâı

“Evlilik, düğün yemekleri ve erkeklerle kadınların gerdeğe girmeleri cuma gününde olmaktadır. Bu tür işlerin böyle bir günde olması daha uygundur.”

Görüldüğü gibi perşembe günü bizzat Hz. Ali tarafından dua ve ibadet edilmesi için kutsal bir gün olarak kabul edilmiştir. Cuma günü ise, düğün ve eğlence günü olarak uygun görülmüştür.

 

Hızır orucu; köy köy, aşiret aşiret değişmektedir. Bunun iki ana nedeni var:

Birincisi;
inanca göre Hızır’ın yaşlı olması nedeniyle yorulmamasını sağlamak içindir. çünkü Hızır küy köy, ev ev dolaşarak küskünleri barıştırır. Zorda kalanların yardımına koşar.

İkincisi;
Anadolu’da, eskiden dedeler, pirler, rehberler, tüm taliplerini genellikle yürüyerek dolaşmak zorunda kaldıklarından tüm köylere, aşiretlere aynı gün veya hafta (oruç tutulan üç gün) ulaşmaları mümkün olmadığı içindir ki, Hızır Orucu yörelere göre değişmiştir. Aleviler, kış günü olmasına rağmen Hızır Gölü’ne gider, Bozatıın ak köpükler arasında gölden çıkacağına inanırlar. Hızır Gölü’nden getirilen su, evlere, insanlara, hayvanara serpilerek uğur ve bereket getirmesi için dua ederler.

Anadoluda yaşayan Aleviler, sabah güneşi doğar doğmaz, en yakındaki taşa veya ağaca “Ya Hızır” diyerek niyaz ederler. Bunun anlamı, Hz. Ali şehit edildiğinde güneşe dönerek göğe yükselmiştir. Dersim / Tunceli bölgesinde Hak-Muhammed-Ali üçlemesi birlikte ve sık sık ifade edilir. Dua edilirken “Hak-Muhammed-Ali yardımcın olsun” derler.

Hızır Orucu; gece yarısından itibaren hiç yememek üzere tutulur ve akşam güneş batıp gün kararmaya başlayıncaya kadar devam eder.

Hızır Orucu
; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ön gördüğü gibi, belli saat ve dakikalara bağlı olarak tutulmaz.

Buna göre perşembeyi cumaya bağlayan gece evin hatunu (hanımı) tarafından (en yaşlısı, en kâmili) genişçe bir tepsi içerisinde, dibekte iyice kavrulmuş olan Eski Hacıbektaş’ta ve Doğu Anadolu’da Qawute veya Qawut (Kavut) olarak ifade edilen lokmanın üstü kapatılarak ev damına veya bir odaya konulur. İnanca göre perşembeyi cumaya bağlayan gece Hızır haneye gelerek Qawute’ye bir iz veya işaret koyar. Qawute üzerinde bir iz veya işaret görülürse kurban ile birlikte lokma olarak dağıtılır.

Hızır kurbanı
Hızır kurbanı, sıradan kurbanlar gibi değildir. Kurban edilecek hayvan en az iki üç ay öncesinden belirlenip besiye alınır.. Bu süre içerisinde iyi muamele görür ve en iy şekilde beslenir. Tuzu, suyu ve yemi eksik edilmez. Kurban önce temizlenir. Kesilmeden öne hayvan süslendirilip Dede huzuruna getirilir. Dede tarafından dualandıktan sonra, yola ve erkãna bağlı, huyu suyu temiz, eli bereketli biri tarafından kesilir. Kesilirken, kanına kimsenin basmamasına dikkat edilir. Akan kan ya temiz bir çukura akıtılarak üst kapatılır veya suyla kan yıkanarak, kan izi bırakılmaksızın iyice temizlenir. Kesilen kurban etinin bir kısmı pişirilerek ev halkına ve konuklara ikram edilir. Kalan büyük bir kısmı da kapı komşuya dağıtılır.

Kurban kemikleri gelişi güzel çöpe atılmaz. Kurban kemikleri açılan bir çukura özenle yerleştirilerek üstü kapatılır. Bu işlemler bittikten sonra hazır bulunanlar şu dua okunarak birbirlerine niyaz olurlar:

Hakktır Allahım, Muhammed mâhım, Alidir Şahım, Allah eyvallah!
Olfahr-ün nisâ, Hatîce Kübrâ, Nûr-u Kibriyâ, Allah eyvallah!
Sepper-ü Şüpper, Abidin server, Bâkır-u Cafer, Allah eyvallah!
Mûsâ-yı Kâzım, Rızâ mâmın, Takidir dâim, Allah eyvallah!
Nakidir man, Askerîdir cân, Mehdî-i devrân, Allah eyvallah!
Şardeh-i masûm, Şehîd-i mazlûm, Cümlesi malum, Allah eyvallah!
A
şka bir cânım, Sırr-ım Rahmânım, Derde dermânım, Allah eyvallah!
Kanber-ü Selmân, Pir Balım Sultan, Bunlara
ihsan, Allah eyvallah!
Yüzümüz yerde, Elimiz erde, Huzûr-u pîrde, Allah eyvallah!
Münîre kemter, Sizden ey server,
istedi Kevser, Allah eyvallah!


Hıdrellez
Anadolu halk halkkültüründe Hızır veya Hızır-İlyas kültü çok iyi bir şekilde yansıtılmaktadır. Bu Hıdrellez ve Hızır Nebî bayramıdır. Hıdrellez büyük bir çoğunlukla Anadolu ve Balkanılar’da yaşamakta olan Aleviler arasında biliniyor. Eskiden Roza Xızıri (Hızır günü) de denilen Hıdrellez, halk arasındaki yaygın inanca göre, Hızır ile İlyas’ın bir araya geldikleri ya da buluştukları gündür. Hızır ile İlyas’ın buluştukları günün anısına iki ismin birleşmesinden doğan Hıdrellez kavramı da böylece ortaya çıkmıştır.

Hıdrellez 6 Mayıs günü kutlanmaktadır. Bu tarihin bir başka özelliği de, Anadolu’da 6 Mayıs’ın yaz mevsiminin başlangıcı olarak kabul edilmesidir. Buna göre, 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar süren 186 gün Hızır günleri, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadarı ise Kasım günleri, yani kış günleri olarak kabul görmektedir. Yine 6 Mayıs’ta dertli ve sevdalı bülbülün güle kavuştuğuna inanılır.


Hıdrellez’le ilgili inançlara göre:

Hıdrellez günü ve gecesi havada hiç bulut bulunmaz.
Hıdrellez günü güneş doğmadan yataktan kalkmayanın işleri ters gider, veya hastalanır.
Hıdrellez günü işe gidilmez, uğursuzluk olur.
Hıdrellez günü salıncakta sallanmayanın beli ağrır.
Hıdrellez günü demir tutmak uğursuzluk getirir.
Hıdrellez’de meyve vermeyen ağaçlar balta ile korkutulursa meyve verir.
Hıdrellezıde ev işi gören hamile kadınların çocukları sakat doğar.

Yukarıda belittiğimiz konular Anadoluıda geniş halk kitleleri tarafından kabul görmüştür.

 

Hızır Cemi ve erkanı
Hızır Cemi beş ana hizmetle yerine getirilir. Bunlar Pir, Kurbancı, Lokmac, Süpürgeci, Kapıcı veya Gözcüden ibaretir. Ne var ki günümüz koşularında, Hızır Cemi de dahil, Cem erkanları, oniki hizmetle yapılmaktadır. Hizmetlerin tamamının şart koşulmasında, genç kuşakların durumu anlayıp kavramaları ereği önde tutulmuştur.

Toplum içerisindeki  gönül kırgınlıklarının, müşkillerin giderilmesi başlıca görevlerdendir ve Cem erkanının olmazsa olmaz koşullarından biridir. Değilse, çözümü kolay olmayacak derecede sorunlar ortaya çıkar ve insanlar bir takım yanlış ve yanılgılara sürüklenebilir.

Cemlerimizin organizesinde ilgili kişi ve dernek yöneticileri sorumludur. Erkanın yürütülmesinde de en başta Cem’i yapacak olan Dede sorumludur. Cem Erkanı başlamadan önce Oniki Hizmet’in tamamlanıp her hizmet sahibinin kendi görevini tam anlamda yerine getirmesi esastır. Ancak bunlar yapıldıktan sonra Cem’e başlanır.

Cemde Erkanında Oniki Hizmet:

Pir, Rehber, Zakir, Delilci, Gözcü, Kapıcı, Sakacı, Süpürgeci, Peyik, Tezakar (İbrikçi), Kurbancı, Lokmacı (Niyazcı).

Cem Erkanına gelen canlar yerlerini aldıktan sonra Rehber, Cem yerine gelir, Pir Divanı’ndaki rehberlik makamına gülbenk vererek yerini alır. Cemaati uyararak Post Dedesi’nin, Hak-Muhammed-Ali hizmetinini yürütmek üzere geldiğini  bildirerek, cemaati edep-erkana davet eder. Pir (Dede), Gözcü ve Peyik  eşliğinde Cemevi’nin eşiğine üç kez Allah-Muhammed-ya Ali diyerek niyaz olduktan sonra Pir Divanı karşısında Dar-ı Mansur’da durup Rehber’den gülbenk alarak, Pir Divanı’nda oturup Pirlik görevi yapabilmek için, Cem Erenlerinden Hak razalığı ister. Rızalık almak için cemaate şöyle seslenir:

“Cem Erenleri Canlar!
Hüseyn-i Kerbela’nın Pir divanı olan bu ulu ve yüce divanda, Seyid-i Saddet Evlad-ı Resul’un yol süregi olan bu makamda, Hak aşkına hizmet etmek maksadıyla aranızdaym. Bizler ınsanız, insanoğlu beşerdir. Hatası, eksiği, kusuru olur. Varsa kusurumuz, eksiğimiz Şah Şehid-i Kerbela af eylesin. Bu Divan ateşten gömlektir, Hızırr aşkına, Hızır Cemi Erkanını yürütmek üzere, Hak-Muhammed-Ali aşkına görev yapmama, razı mısınız?”

Rızalık aldıktan sonra postuna geçer. Dede Pir Divanı’na oturarak cemin açılış gülbengini verip erkanı başlatır. 

Cem erkanı üç secdeyle ve üç ana başlıkta ele alınıp işlenir.

Muhabetle işe başlayarak, Cem’in işlevi, yol ve erkanın gerekleri, edeb-erkan hakında topluma bilgi sunar. Ardından Oniki Hizmet görevlileri, bağlama eşliğinde Düvanzde’leri okunarak, Divan’a çağırılırlar. Hizmet sahipleri gelip Pir huzurunda dar olurlar. Pir, Cem’in yürümesi esnasında o mekanda hazır bulunan tüm canların eşit olduğunu kimsenin kimseden üstünlüğünün sözkonusu olmadığını, sunulan , hizmetlerde her cana eşit muamele edilmesi gerektiğini anlatır. Cemaatten rızalık istenir. Gülbenklerini aldıktan sonra her can üstlenmiş olduğu hizmeti yapmak üzere yerini alır.

Çerağ (Delil) uyandırılarak hizmet bölümü başlar. çerağ uyandırıldıktan sonra Cem sejdeye indirilir. İbrikçi görevi yerine getirilerek Kurban sahipleri kurban erkanı darına alınır ve lokma erkani yürütülür. Cemin birliğini sağlamak, kişinin inandiğı Tanrı ile gönül bağı kurması, hatasından, eksiğinden, yanlışlarından vazgeçip serini pir meydanında ortaya koyarak töbe edip Hakkın birliğine yönelmesi, toplumun barış ve kardeşlik içerisinde, birlikte yaşamasını sağlamak maksadıyla müşkillerin hal edilip, gönül birligiyle Cem birlenerek  ibadet bölümüne geçilir.

Ibadet bölümünde okunan üç düvazde veya deyişle Cem ikinci sejdeye iner. Bunu takiben Hızır Cemi olmasi itibariyle Hızır’la ilgili deyiş ve düvazdelerle, Miraçlama ve Tevhid’le devam eder. Hz, Hüseyin ve 72 Kerbela şehidinin aşkına saka suyu erkanı yerine getirilir. Kerbela şehitleri anısına Mersiyeler söylendikten sonra Cem üçüncü ve son sejdeye indirilir. Böylece Cem Erkanı sona erer.

Kesilip pişirilen kurbanlar, Ceme getirilen Hak Lokmaları düzenli, eşit biçimde paylaştırılır. Pirin destur vermesile birlikte Şah yürür. Lokmalar yeyildikten sonra sofra duası verilerek, Dede canlara şöyle seslenir:

Gidenin, duranın, sırrı sır edenin, kaygısız, şüphesiz ya Hak, ya Muhammed, ya Ali deyip yastığına baş koyanın demine hü diyelim!

Canların evlerine dönmeleri için destur verildikten sonra, artık cem erkanı sona ermiş olur.

HOLLANDA ALEVI FEDERASYONU (HAF) | ALEVITISCHE FEDERATIE NEDERLAND (AFN)
Postadres: Stavorenstraat 9, 3826 CJ AMERSFOORT | KvKnr.: 34305566 | ABN AMRO bank: 51.49.67.633
Genel başkan: Müslüm Arslan, tel: +31 6 26 16 48 55 | E-mail: info@AleviFederasyonu.nl